Veronique’in İkili Yaşamı: Tanımsız Alanlar

Polonyalı Krzysztof Kieślowski’nin 1991’de çektiği Veronique’in İkili Yaşamı, usta yönetmenin duyusal sinemasını en iyi yansıtan örneklerden biri.

Polonya ve Fransa’da yaşayan, isimlerine ve görünüşlerine kadar tıpatıp benzeyen iki karakteri izliyoruz. Weronika ve Veronique. Irene Jacob tarafından canlandırılan iki genç kadın da müzik yeteneğiyle donatılmış, hassas ve yalnız karakterler. Kieslowski, kurduğu hayalet anlatısında iki karakterin birbirinin varlığını hissetmesi üzerinden seyirciyi tarifi zor bir alana itiyor. Hem ruhani hem oyunbaz olmayı başaran her detay, hikayeye sayısız katman ekliyor. Bu katmanlar, karakterlerin yanında kendi hayatlarımıza da açılan kapılara dönüşüyor.

Veronique’in İkili Yaşamı, kelimelerle ifade etmenin en güç olduğu filmlerden biri. Hayatımızın her döneminde farklı anlamlar çıkarabileceğimiz, her izleyişte hayatın bambaşka boyutlarını soluyabileceğimiz muğlak ve yoğun bir sanat eseri karşımızdaki. Veronique‘in yaşattığı deneyim, Kieslowski’nin bir kız çocuğu ile anısında belirginleşir. “Paris’te yanıma on beş yaşında bir kız geldi. ‘Veronique’i izlemiş ve ‘ruh’ diye bir şeyin olduğunu öğrenmiş. Daha önceden bilmiyormuş. Ama artık ruh denen bir şeyin var olduğunu kavramış. Bir yıl boyunca çalışmak, o kadar para, enerji, zaman, sabır harcamak, kendinize eziyet etmek, canınızın çıkması, bütün bunlar, on beş yaşında bir kızın ruh diye bir şeyin var olduğunu anlamasına değerdi.”

BOYUTLARA GÖZ KIRPMAK

Baş aşağı dünyayı seyreden ve elindeki yaprakla oynayan iki kız çocuğunun görüntüleriyle açılır film. Ardından koroda şarkı söyleyen, yüzüne düşen yağmur damlalarıyla coşan, sokakta sevgilisiyle sevişen Weronika’yı izleriz. Kieslowski daha ilk anlardan rüyalar, optik oyunlar ve yansımalar ile farklı bir boyutun varlığını görselleştirir.

       

Weronika, babasına “Sanki dünyada yalnız değilmişim gibi” derken camdaki yansımasını görürüz. Yönetmenin film boyunca sık sık kullandığı cam ve aynalar, karakterin ikizini ve bizi yansıtan, hayatlarımızın paralelliğini vurgulayan bir işlev görür. Üç Renk Üçlemesi‘nde de sıkça rastladığımız gibi hareket eden gölgeler, yüzü okşayan eller, uçuşan tozlara dikkat kesilen çehreler oldukça tensel bir dil yaratır. Karakterin üzerinde şefkatle gezinen ışık hüzmeleri, sarı ve yeşilin rüyayı anımsatan tonları, eşsiz atmosferin güçlü bileşenleridir.

TANIDIK BİRİ

Bir koroda şarkı söyleme daveti almasının ardından Weronika, meydanda yürürken doppelganger‘ını görür. Eldiveninin renginden saç stiline kadar tıpatıp aynısı olan genç kadına bakarken tarifi zor duygular yaşar. İçinde yer aldığı turist otobüsünden meydandaki politik eylemin fotoğrafını çeken kadının kamerası, bir an için Weronika’nın bakışıyla çarpışır. Sahne; duygusu ve atmosferi ile o kadar katmanlıdır ki, seyirciyi sinemanın özüne, gerçekliğe, varlığını hissettiğimiz sözcük ötesi alanlara dair düşünmeye iter. Kieslowski’nin büyük bir titizlikle kurduğu kompozisyonlar, öylesine güçlü imgelere gebedir ki, bu yoğun sıvının içinde anlamı aramak gitgide zorlaşır. Veronique‘i tamamen bir deneyim filmi yapan da budur zaten.

       

Weronika, koro için girdiği seçmenin ardından sokakta kalbini tutarak tökezler. Yığıldığı bankta, filmin rüyalarla bezeli labirentine tuhaf bir detay daha eklenir. Sokakta yürüyen adam paltosunu açarak bir saniyeliğine kadına penisini gösterir. Weronika’nın bedeni üzerinden aktarılan cinsel tutkunun düşsel bir dışavurumudur belki de bu. Ardından Weronika, kalabalık bir konserde şarkısını söylerken aniden ölür.

HAYALETLER DOLANIYOR

Weronika’nın ölümünün ardından Paris’te yaşayan Veronique’i takip etmeye başlarız. Filmin devamında kurulan paralellikler; hayatlarımıza, seçimlerimize, yalnızlığımıza narin anlar üzerinden bakar. Tutkulu bir sevişmesine şahit olduğumuz Veronique, sonraki sahnede aniden müziği bıraktığı açıklar. Genç kadını bir kukla gösterisi izlerken görürüz. Bale yaparken ölen genç bir kızı anlatan oyun birçok açılıma gebedir. Veronique gösteri sırasında perdenin arkasına diker gözlerini, kuklacının yüzündeki anlama kilitlenir. Kuklacı yarattığı evren ile Tanrı’yı, hayatlarımızı, Kieslowski’yi ve karakterlerini anımsatır. Kendinin farkında olan bir anlatı olarak bu soyut katmanlar sürekli belirginleşir. Film orayı hissetmemizi, kader ve seçimlerimiz üzerine düşünmemizi ister.

Kieslowski, “Filmim, ismini koyamayacağınız şeylerle ilgili” diye açıklıyor. Tam olarak o tanımlanamaz alanlarda buluşturmak istiyor hepimizi. Veronique‘de yine sinemasının temel yapı taşlarından biri olan noksanlık kaplıyor havayı. Tamamlanmamışlık hissi karakterlerin yalnızlığını vurgularken, o ruhani ikizimize duyduğumuz gereksinimi de haykırıyor.

PENCERELERİ HİSSETMEK

Veronique’in İkili Yaşamı, sona yaklaştıkça aslında seyirciyle arasına koyduğu mesafeyi koruyor. Yine de iki karakterin kesişim noktaları ve Kieslowski’nin yarattığı eşsiz anlar, hayatlarımıza pencere açıyor. Weronika’nın ölmeden önce ağzından dökülen şarkı, ikizini hiç yalnız bırakmıyor. Eldivenlerini, giysilerini saran kırmızı ikisini kalp üzerinden bağlıyor; eksik ve hasta bir kalp.

Filmin kendini farkında olan yapısı, hem karakterler hem de seyirciyi için bütünleştirici bir rol oynuyor. Veronique, vücuduna düşen ışık hüzmesinin kaynağını ararken bir anda gözünü kameraya çeviriyor. Weronika’nın da bizim de onu izlediğimizi biliyor. O ışığın karşı apartmandaki küçük bir çocuğun elindeki aynadan gelmesi boşuna değil.

      

YAPRAĞIN DAMARLARI

Küçük bocalama anları, nesneler, bölük pörçük sesler… Film ilerledikçe hepsi ortak bir dünyanın küçük detaylarına dönüşür. Kuklacıya aşık olan Veronique, yeni bir ilişkiye başlar. Otel odasında buluştuklarında gözleri bir an için aynanın yansımasındaki pencereye dikilir. Sahne, Polonyalı Weronika’nın filmin başında babasıyla konuştuğu pencereyi hatırlatır. Çerçeveler arasında gezindiğimiz oldukça tekinsiz bir andır bu.

     

Kuklacı onunla ilgili her şeyi bilmeyi istediğini söylediğinde Veronique, önüne çantasındaki eşyaları yığar. Krakow gezisinde çektiği fotoğrafların arasında ikizinin yüzünü görünce göz yaşlarına boğulur. Gece uykusundan uyanıp kuklacıyı çalışırken görür. Kuklacı, isminin birilerinin İkili Yaşamı olacağını söylediği hikayesinden bahseder ona. İki farklı kıtada aynı gün doğan iki kız çocuğunun öyküsü…

Son sahnede bir ağaca dokunan Veronique’in varlığı babası tarafından hissedilir. Filmin başındaki yaprağın damarları gibi, o ağacın kökleri de hep birbirimize çıkar. Film, milyonlarca küçük yıldızı buluşturan bu epik görüntüyle sona erer.

Sonuç olarak Veronique’in İkili Yaşamı, sinema tarihine geçen soundtrack’i, Irene Jacob’ın kendisine Cannes’da ödül getiren performansı ve Kieslowski’nin kusursuz yönetmenliğiyle zamansız bir başyapıt. Hayatın muğlaklığını ve kutsallığını yansıtmayı başarabilmiş birkaç filmden biri.

     

Veronique’in İkili Yaşamı‘nın detaylarına ve yönetmenin diğer filmlerine buradan göz atabilirsiniz.

Diğer sinema içeriklerimize buradan ulaşabilirsiniz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir