Sinemanın eşsiz şairi Theodoros Angelopulos’un Altın Palmiye ödüllü filmi Sonsuzluk ve Bir Gün, varoluşa yakılmış sarsıcı bir ağıt.

Yunan usta, Avrupalı sinemacılar arasında Polonyalı Krzysztof Kieślowski ile birlikte şiirsel dili en etkileyici şekilde inşa edebilen birkaç isimden biri. Bu dilin temel bileşeni ise görsel gücü: Seyircinin belleğine görüntüler eken, berrak duyguların ağırlığıyla zihinde demlenen bir sinema.

1998’de vizyona giren Sonsuzluk ve Bir Gün, küçük nüanslar üzerinden devasa bir büyüklük devşirerek seyirciyi nostaljik bir yolculuğa çıkarıyor. Ölümün pençesinde bir şair olan Alexandre’nin son gününü konu alan film, şairin geçmişi ve bugünü arasında ustaca salınarak samimi bir anlatı kuruyor.

Yakında Bulunmak

Alexandre, filmin başında hizmetçisine veda ederken arkada yükselen vapur sesleri daha ilk andan kaçınılmaz sonu vurguluyor. Yolda son gününü birlikte geçireceği, Arnavutluk’tan kaçmış göçmen bir çocukla tanışıyor. Kızının ise hastalıktan haberi dahi yok ve bu, karakterin ailesiyle arasındaki uçurumu ortaya çıkarıyor. Karısının serzenişlerinde belirttiği gibi, her zaman onların yakınında fakat asla onlarla birlikte değil. Geçmiş ve an arasındaki yumuşak geçişler yine bu hissi güçlendiriyor. Kadraja giren karakterlerin çoğu Alexandre’nin hayatına gerçekten temas etmeden, teğet geçiyor.

Alexandre, eşinin ölümünden beri, 19. yüzyılda yaşamış Yunan şair Solomos’un Özgür Tutsak adlı şiirini tamamlamaya çalışıyor. Bu şair küçük yaşta doğduğu ülkeden koparak İtalya’ya gitmiş ve zamanla kendi dilini unutmuş. Yunan halkının Osmanlı’ya karşı ayaklanmasıyla ülkesine geri dönen şair, ana dilini hatırlamak için kalabalık bölgelerde duyduğu kelimeleri not almaya başlamış. İlk kez duyduğu kelimeler için insanlara para ödemiş. Kelime satın alan şair… Şair bu katmanlı yapıda hem filmin başkarakterini hem de yönetmen Angelopulos’u imliyor. İkisi de hoş merasimli bir düğünde, halk otobüslerinde, sınırlarda kayıp kelimeleri kovalıyor. Tüm insanlara dokunarak, kendi hayatlarının şiirine boğularak.

Sonsuzluk ve Bir Gün: Dil Yarası

Sonsuzluk ve Bir Gün‘ün yaşamın gözeneklerine büyüteç tutabilme gücünde temel etken dildir. Alexandre, tıpkı Solomos gibi kayıp kelimeleri arar. Varoluşu dil üzerinden tanımlanmış bir ruh, kelimeleri yitirdiğinde nereye sürüklenir? Angelopulos’un eşsiz bir duyarlılıkla aktardığı bu ontolojik sorgulama, dallanıp budaklanarak zihne nüfuz eder.

Heidegger, insanın varoluşunu “dünyaya düşmüşlük” olarak betimler ve bu varoluşun iradeye bağlı olmaksızın gerçekleştiğini vurgular. Alexandre’nin dünyaya düşmüşlüğü ve varoluşunu anlamlandırma çabası ise “Yarın ne kadar sürecek?” sorusunda somutlaşır. Cevaplanmamış sorular için yarına çaresiz bir ihtiyaç duyar. (1)

Açılış sahnesinde zamanı küçük bir çocuğa benzeten film, arayışı Alexandre’nin küçük dostunda somutlaştırır. Alexandre film boyunca çocuğu kaybedip tekrar bulur. Zamanın durdurulamayışı, çocukluk evinin yiten masumiyeti, kopmuş bağlar… Hepsi o çocukta vücut bulur.

Sonuç olarak Sonsuzluk ve Bir Gün; Angelopulos’un bellek inşa eden yönetmenliği, Bruno Ganz etkisi, sinematografik meziyetleri ve Eleni Karaindrou’nun müzikleriyle görsel bir şiir. Eve veda etmeye, sınırlara ve varoluşa yakılmış bir ağıt. O ağıt; geçmiş, bugün ve geleceğin prizmasında sonsuzluğun kapısını çalmaya devam ediyor. Gecenin sesleriyle yağmalanmış ruhlar içinse sorular hep baki kalıyor:

“Neden anne? (…) Neden sadece kendi ayak seslerimi duydum evin içinde? (…) Söyle bana anne, insan neden bilmez nasıl seveceğini?”

(1) Perihan Taş Öz

Diğer sinema içeriklerimize buradan ulaşabilirsiniz.