Michael Haneke Sineması: Kirli Tabaklarda Şiddet

bennys-video-pig

Birçok kışkırtıcı öğeyle özdeşleşen Michael Haneke sineması, şiddetin sunumu itibariyle her daim seyirciyi sarsan bir eğilim gösterir.

Avusturyalı yönetmen ilk filmi Yedinci Kıta‘dan beri tanıdığı çevreyi aktarıyor sinemaya: Avrupa burjuvasının bastırılmış kimliği ve donuklaşmış ilişkiler. Filmlerinin ezber bozan yapısı birçok faktörden beslense de, Haneke’nin en büyük dertlerinden biri şiddetin konvansiyonel medyadaki sunuluş biçimi. Bu yüzden her filminde şiddeti tüm çıplaklığı ve şok ediciliğiyle aktarırken günümüzde gitgide normal karşılamaya itildiğimiz bu korkunç olguyu yüzümüze çarpar.

Sıçrayan kanlarla ve sayısız efektle stilize edilen, sığ diyaloglarla normalleştirilen şiddeti afiyetle tüketen ve bunun gerçek hayattaki yansımalarının sorumluluğunu üstlenmeyen kitle için bir Haneke filminden zevk ummak hayali bir çaba. 1997’de çektiği Funny Games, yönetmenin filmografisinde bakışının kusursuz bir tezahürü olarak karşımıza çıksa da bu yazının kapsamı Saklı (2005), Benny’nin Videosu (1992) ve Beyaz Bant (2009) filmleriyle sınırlı olacak.

SAKLI: YOK SAYMAK

Michael Haneke sineması deyince akla ilk gelen filmlerden biri Caché (Saklı) (2005). Üst sınıf bir Fransız ailesi üzerinden Avrupa’nın bastırılmış sömürü kültürünü ve kayıtsızlığını sert biçimde alaya aldığı bu başyapıtta Haneke’nin şiddeti kullanma şekli de oldukça sıra dışıdır.

Georges (Daniel Auteuil) ve Anne (Juliette Binoche), evlerini izleyen şüpheli video kasetler almalarının üzerine polise başvurur. Sonuçsuz kalan araştırmaların ardından Georges, çocukluğundaki evin hizmetkarlığını yapmış bir ailenin çocuğu olan Majid’den şüphelenir. Georges’un geçmişe dair rüyaları ve iç çalkantılarının gölgesinde, cevapların muğlaklaştığı korkunç bir yere sürüklenir hikaye…

majid blood

Michael Haneke sineması; belirsizliğin, yabancılaşmanın ve burjuva despotluğunun çevresinde dolanır. Saklı, bu öğelerin damıtılmış halidir. Georges, bir sınıfın temsili için oldukça incelikli bir karakterdir. Karısına sürekli yalan söyler, çocuğu ile ilişkisi yüzeyseldir. Küçükken Majid’i kanlı bir mendil yalanıyla evden attırdığını, ayrıca Cezayirli Majid’in ailesinin 1961 Paris Katliamı’nda vahşice öldürüldüğünü öğreniriz. Karısının korku dolu bakışları arasında, Georges küçükken yaptığı şeyin suçluluğunu üstlenmeyi reddeder. “Bir trajedi değil ya!” diye çıkışır hatta…

Filmin ‘gerçeği’ kavrayamama üzerine kurulu yapısı, şiddetin aktarımında da kendini gösterir. Kameranın karakterlerle mesafesi korunur. Haneke filmlerinde alışkın olduğumuz üzere sabit kadrajlar ve uzun planlar anlatıya hakimdir. Bu tercihin kritik bir işlevi vardır: Bazı şeyler sürekli kadrajın dışında akmak zorundadır. Peki kafamızı çevirmediğimizde orada gerçekleşen şiddet yok mu olur? Haberlerde kanın gövdeyi götürdüğü ülkeleri gördüğümüzde kanalı değiştirsek düzelir mi her şey? Haneke bu sorular etrafında gezinir. Suçluluğu yok saymanın insan ruhunda yarattığı tahribatı irdeler.

ÇIRPINAN HOROZLAR

Fiziksel şiddet saf biçimde aktarılır Saklı‘da: Georges’un rüyasında kafası kesilen horozun çırpınışlarını uzun uzun izleriz. George’un psikolojik baskısına daha fazla dayanamayan Majid, onun gözleri önünde boğazını keserek kendini öldürür. Hazmı oldukça güç bu iki sahne, Haneke sineması üzerine fikir veren bir atmosferde gerçekleşir. Keza psikolojik şiddet de göz önündedir: Polis, hiçbir delil olmamasına rağmen Majid’in evine kabaca girer. Georges’u siyahi bir gence bağırırken izleriz. Majid’in ölümüne rağmen kasetler gelmeye devam ettiğinde Georges, bu sefer onun oğlunu suçlamaya başlar. Bu sahnelerde Haneke, Avrupa’daki göçmen ve azınlık grupları üzerine bakışını ustaca vurgular.

Enteresan anlardan birinde, Majid’in şok ölümüne şahit olan Georges’u bir sonraki sahnede sinemadan çıkarken görürüz… Haneke’nin şiddeti konvansiyonel sinemadan farklı biçimde ele alması ve görüntüyü sürekli manipüle ederek yabancılaştırıcı etkiyi arttırması, şiddetin kurgulandığında dönüştüğü/dönüşebileceği şeylerin tehlikesi üzerine çok şey söyler.

Michael Haneke sineması, televizyon ile sürekli soğuk bağlar kurmuştur. Televizyonun yozlaştırıcı etkisi birçok filminde karşımıza çıkar; Saklı‘da ise rolü ‘saklamak’tır. Bir sahnede, arka planda akan haberlerde Orta Doğu’daki kanlı olaylara şahit oluruz. Georges ve Anne’in orayla ilgilenmesi imkansızdır. Ne de olsa zavallı ailenin şımarık çocuğu Pierrot kayıptır…

BEYAZ BANT: AYNI ÇATININ ALTINDA

Michael Haneke’nin Saklı‘dan sonra 2009 yılında çektiği Altın Palmiye ödüllü filmi Das Weisse Bant (Beyaz Bant), seyirciyi 1. Dünya Savaşı’nın arifesinde Protestan bir Alman köyüne götürüyor.

Kötülüğün doğasını sorgulayarak Nazi Almanya’sının tohumlarına yakından bakmaya çalışan Haneke, bir önceki filmine benzer şekilde cevaplardan çok sorular üreten bir anlatı yaratıyor.

Film, “Şimdi size anlatacağım hikaye tamamen doğru mu bilmiyorum” sözleriyle açılır. Köy öğretmeninin geçmişe dönerek anlattığı olaylarda köydeki huzurun gitgide bozulduğuna şahit oluruz. Gizli bir tel ile atından düşürülen doktor, Barones’in tarlasındaki lahanaların parçalanması, gece yarısı ahırda çıkan bir yangın… Köydeki insanları tanıdıkça aslında her evin içinde küçük kıskançlıklardan doğan korkunç kötülükleri izleriz. Yaşananların derli toplu bir sonuca bağlanmasını beklemek ise tahmin ettiğimiz üzere boşunadır.

Filmin başında anlatıcı, cevapsız kalan sorulara rağmen “belki de anlattıklarım bu ülkede yaşananlara bir açıklık getirebilir” diyerek ısrar eder hikayesinde: Haneke’nin filmi çekmesindeki motivasyonunun özeti gibidir bu ifade.

Kolay kurbanlar elde edemeyiz filmde. Köyün Baron’u, halka karşı yaptığı konuşmada suçlunun aralarında olduğundan bahseder. Kamera o anda köylülere tek tek yakından bakar. Haneke’nin kimin suçladığı gayet belirginleşir: Kızını parmaklayan doktor, küçük bir düdük yüzünden Baron’un çocuğunu nehre atanlar, zihinsel engelli bir çocuğu kör edenler, çocuklarını psikolojik baskıyla bunaltan ebeveynler, merhametten yoksun rahipler… Hepsi oradadır.

Haneke sinemasının temel özelliklerinden bir olan şiddet fetişinin engellenmesi, Beyaz Bant’da karşımıza çıkar. Rahip, çocuklarını sopa ile döverken kamera kapalı kapının arkasından hareketsizce dinler. Yine benzer bir ana filmin ilerleyen sahnelerinde şahit oluruz. Çocukların acı dolu haykırışlarından başka aktaracak bir şeye ihtiyaç duyulmaz. Seyircinin payına her ana sinen psikolojik ve fiziksel şiddetin, ileride o ulusun dönüştüğü korkunç canavara etkisi üzerine düşünmek kalır.

BENNY’NİN VİDEOSU: HİÇLİĞİN SOĞUK SULARI

Haneke’nin “Duygusal Buzlaşma Üçlemesi”nin ikinci halkası Benny’nin Videosu, şiddetin sunumu bağlamında ders niteliğinde bir iş.

Bir domuzun şok cihazıyla öldürülmesinin görüntüleri ile açılır film. Geriye sarılarak tekrar tekrar yaşarız o vahşi anı. Benny isimli genç; ailesiyle bağlarını tamamen koparmış, tüm gününü video kasetçide geçiren, sık sık televizyon izleyen, hiçliğin sınırında dolaşan tipik bir Haneke karakteridir. Ailesinin hafta sonu evde olmamasını fırsat bilerek video kaset dükkanında tanıştığı kızı evine davet eden Benny, kıza filmin başında izlediğimiz domuz sahnesini izletir. Ailesinin çiftliğinde yaşanan olayın üzerinden yıllar geçse de şok cihazını çaldığını söyler. Rahatsız edici bir sohbetin ardından şok cihazıyla oldukça tehlikeli şakalar yapmaya başlayan Benny, bir anda sebepsiz yere kızı öldürür.

Bu sahnede Haneke’nin ilk döneminde özellikle irdelediği ekran-şiddet ilişkisi oldukça belirginleşir. Benny’nin video kasetlerle kaplı odasını çeken bir kameranın görüş alanına hapseder seyirciyi. Şiddet ise kadrajın dışında gerçekleşir. Yerde acıdan çığlıklar atan kızın sesini işitiriz dakikalarca. Benny kadraja girip çıkar ve cihazı ayarladıktan sonra son darbeyi indirir.

Benny’i sakince yoğurt yerken izleriz sonraki sahnede… Kızın üstüne bir yorgan atıp çizim ödevleriyle ilgilenir. Haneke’nin, seyirciyi uygulanan şiddettin gizli hazzından mahrum bırakması, Benny’nin kızın kanını temizlediği sahnede değer kazanır: Kafası kanlar içindeki kızı uzun uzun göstererek, olayın sadece dehşet verici sonucuna odaklanmamızı ister…

3

Ailesi durumu öğrendiğinde, kızı parçalara ayırarak ya da ‘herhangi bir şekilde’ cesetten kurtulmanın planlarını yaparlar. Benny’nin civarda olması tehlike arz ettiğinden, annesi ve Benny birlikte Mısır’a turistik bir geziye katılmaya karar verir. Mısır’da güneşin tadını çıkaran, eğlencelere katılan, tavla öğrenen, sessizce televizyon izleyen aileyi takip ettikçe seyirciye şiddetin ağırlığı çöker. Şüphelerin dağıldığını düşündüklerinde, -muhtemelen baba da cesedin icabına bakmıştır- geri dönerler. Normal hayatlarına devam ettiklerini düşündüğümüz mutlu aile, Haneke’nin oynayacağı oyundan habersizdir: Benny’nin odasında sürekli akan kamera, cesetten kurtulma çabalarını da kayda almıştır. Bastırılan geri dönmüştür. Benny, ailesini polise ihbar eder. Film, ikilinin karakoldaki görüntüsüyle terk eder seyirciyi…

KORODAKİLER

Bu korkunç şiddetin sebebi nedir peki? Benny’nin ailesinin maddi durumu gayet iyidir, arkadaşlarıyla zaman geçirirken görürüz onu. Görünürde hiçbir sorunu yoktur. Film, soruya medyayla olan bağımız üzerinden yaklaşır. Sürekli televizyon izlerken gördüğümüz Benny, bir video manyağıdır. Tüm dünyanı bir ekranın vasıtasıyla anlamlandırmaya çalışmak, büyük bir hiçliğe sürüklemiştir onu. Odasındaki ölü kıza aldırmadan akşam partiye gider, babası kızı neden öldürdüğünü sorduğunda “Bilmiyorum, nasıl olduğunu görmek için” diye cevaplar…

Yine de Haneke’nin filmi, bir ruh hastasının eylemlerinden çok daha fazlasına işaret eder. Beyaz Bant‘da yaptığına benzer, tüm bir toplumu ateş altına atar. Şehre tepeden bakan geniş planlar, Benny’nin var olduğu sokaklardır nihayetinde. Bu koronun ahenginde herkesin payı vardır. Filmin bir anında, aynı çemberde durmaksızın paten kayarak dönen, döndükçe aynı yere varan topluluğun bir parçasıdır o yalnızca…

Michael Haneke’nin Euronews ile gerçekleştirdiği röportaj usta yönetmenin sinemasına dair bilgi almak isteyenleri tatmin edecektir.

Kült filmlerin eleştirileri, listeler ve daha fazlası için sinema sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.