2010’lu yıllarda gözden kaçan 5 film seçkimizde Lynne Ramsay’den François Ozon’a birçok ustanın başyapıtına yakından bakıyoruz.

Sinema, görüntülerle hikaye anlatma sanatı. Biçim ve içerik tercihleriyle, özgün dilini yaratarak bunu başarabilmek ise esas meziyet. İşte geride bıraktığımız 10 yılda sinemanın büyüsünü her izleyişte tekrar kanıtlayan 5 harika film…

2010’lu Yıllardan 5 Film

5 – Tabu (2012)

2010'lu Yıllarda Gözden Kaçan 5 Film

Portekizli Miguel Gomes’in klasikleri çağrıştıran filmi Tabu‘nun hüneri, yarattığı kusursuz mizansenin her ana sirayet edebilmesinde gizli.

Berlin’den FIPRESCI ödülüyle dönen film iki bölümden oluşuyor. Aurora adlı yaşlı bir kadına ve geçmişte yaşadığı aşka odaklanan Tabu‘da yönetmen Gomes’in teknik ve estetik seçimleri, geçmişin puslu atmosferindeki aşk hikayesini daha samimi ve etkileyici kılmayı başarıyor.

Ölçülü bir melodram dokusu, deneysel anlatısı, sömürgecilik açılımları ve muhteşem ses kurgusu ile Tabu, geçtiğimiz 10 yılın en etkileyici filmlerinden biri.

İhtişama gerek duymayan bu başyapıtın uzun bir süre adından bahsettireceğini tahmin etmek güç değil.

4 – Paradies: Liebe (2012)

Best Films of 2010's

Avusturyalı yönetmen Ulrich Seidl’ın sinemasına ‘seyirci dostu’ demek pek doğru olmaz. Yine de geçtiğimiz günlerde Martin Scorsese’nin manifestosunda belirttiği üzere, gücünü merak unsurunun sonsuz çeşitliliğinden alan sinema sanatına bağlı, çakıllı yollardan ve tatsız yüzleşmelerden kaçmayanlar için eşsiz bir durak olduğu da gerçek.

2010’lu yılların en iyi filmleri listelerinde zaman zaman kendine yer bulan Paradies: Liebe, Cennet Üçlemesi’nin ilk halkası. Film, Kenya’ya gittiği tatilde seks turizminin bir parçasına dönüşen Avrupalı Teresa’nın trajikomik hikayesini merkeze alıyor.

Seidl, Im Keller‘da (2014) yaptığı gibi, belgesele yakın duran gerçekçi anlatıyla, Avrupa’nın bilinçaltına ve sömürü kültürünün sarsıcı etkilerine, yarattığı komik zıtlıklar üzerinden oldukça sert bir bakış atıyor.

Sömürünün yarattığı özgürlükler ve beraberinde gelen suçluluğun insan ruhundaki tahribatı, filmin en komik sahnelerinde bile öne çıkıyor. Todd Solondz’un Wiener-Dog (2016) filminde mutlu banliyö görüntülerinin üstüne binen köpek dışkısı sekansı gibi, Ulrich Seidl da o ‘çılgın partilerde’ bir şeylerin ters gittiğini sürekli kafamıza kakıyor.

3 – Elena (2011)

2010'lu Yıllarda Gözden Kaçan 5 Film

Dönüş (2003) ile sinemaya etkileyici bir giriş yapan Andrey Zvyagintsev’in burun kıvrılan filmi Elena, Dostoyevski’nin yolunu izleyerek insan doğası hakkında keskin sorular üretiyor.

Nitelikli bir hemşire olan Elena, evde bakıma muhtaç zengin ve yaşlı bir adam olan Vladimir ile evlenir. Her ikisi de bir şekilde sorunlu ve çocuklarına mesafeli insanlardır. Vladimir kalp krizi geçirip hastaneye kaldırıldığında vasiyetini yazdırmaya karar verir. Elena’nın vasiyette yer almaması ise kahramanı ve seyirciyi zorlu bir vicdan yolculuğuna çıkarır.

Zaman ve mekan tercihlerindeki belirsizlik hikayeyi evrensel kılarken Zvyagintsev’in ağır ve kendinden emin tavrı izleyiciye düşünmek için bolca alan tanıyor.

Aile ve sınıf ilişkileri üzerinden bariz ve korkunç açılımlara gebe bir anlatı kuran Elena, sistem içindeki bireyi de başarılı şekilde irdeliyor.

2 – Dans La Maison (2012)

2010'lu Yıllarda Gözden Kaçan Filmler

François Ozon sinemasının Swimming Pool (2003) ile birlikte en olgun parçalarından biri sayılan Evde, hikaye anlatıcısı ve bağımlısı olarak insanı ele alıyor.

Edebiyat öğretmeni Germain’in verdiği kompozisyonda bir arkadaşının ailesi üzerine kışkırtıcı bir hikaye karalayan Claude, dikkati üzerine çekiyor. Başlarda çok da ilgili gözükmeyen öğretmenin, Claude’un öyküsüne ve devamında yazdıklarının çekiciliğine teslim olmasıyla birlikte seyirci kendini derin bir havuzun içinde buluyor.

Hayal gücünün sınırında, türler arasında durmadan dans eden ve oyunbaz yapısıyla seyirciyi de buna dahil etmekte hiç zorlanmayan Ozon, Musil’den Céline’e birçok referans vererek edebiyatın tekinsiz bahçesini selamlıyor.

Gerçek ve kurmacanın sürekli iç içe geçtiği, gerilimin gitgide tırmandığı anlatıda Fransız yönetmenin diğer uğrak noktası ise evdeki mobilyaların yeriyle kafayı bozmuş orta sınıfın dramı… Filmin çok katmanlı yapısının, yarattığı bulmacaların ve eşsiz senaryosunun altını ne kadar iyi doldurduğuna şahit olmak saf bir sinema keyfi pompalıyor.

1 – Shi (2010)

2010'lu Yılların En İyi Filmleri

2010’lu yıllarda gözden kaçan 5 film seçkimizin zirvesinde bir Kore yapımı bulunuyor. Cannes Film Festivali’nde En İyi Senaryo Ödülü’nü kazanan Şiir, Güney Koreli yönetmen Lee Chang-dong filmografisinin en seçkin eserlerinden biri.

Kararlılıkla şiir yazmayı öğrenmeye çalışırken bir yandan torununun işlediği bir suçun peşine düşen alzheimer hastası Mija’nın hikayesine tanık oluyoruz.

Shi insan olmanın gerekliliği olarak vicdana, adalete ve sanata bakıyor. Öte yandan en ufak aşırılığa ihtiyaç duymadan oldukça dokunaklı kalabiliyor.

Film; hayatın dingin, büyüsünü unuttuğumuz öğelerine odaklanarak huzurlu bir atmosfer yaratırken şiirin engin dünyasıyla titreşen bir ruhu keşfe çıkıyor. Güney Koreli ustanın başyapıtı; sanatın bayağılığa, belleğin unutmaya karşı direnişini vurguluyor. Bunu yaparken ise tekrarlanması güç bir atmosfer yaratıyor.

Kült filmlerin eleştirileri, listeler ve daha fazlası için sinema içeriklerimize göz atabilirsiniz.